
Orman Yangınları
Ülkemizin tüm bölgelerinden yangın haberleri gelmeye devam ediyor.
Son derece üzgün ve endişeliyiz.
Milletçe büyük bir üzüntü yaşıyoruz.
Dün, yapılan açıklamalarda, Karabük ve Bursa’daki yangına müdahalenin sürdüğü, Çankırı, Manisa, Tunceli ve Malatya’daki yangınların kontrol altına alındığı açıklamaları yapıldı.
Gece karadan devam eden söndürme çalışmalarına, sabah saatlerinden itibaren uçak ve helikopterler de katılıyor.
Yangınların yaşandığı bölgelerde, vatandaşlarımız da söndürme ekiplerine büyük fedakarlıklarla destek veriyor.
Orman yangınları, her yıl, yaz aylarında, ülkemizin en önemli problemlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Her yıl aynı uyarıları ve endişeleri dile getiriyoruz.
İklim değişikliği, çok sayıda yeni problemin kaynağı durumunda.
Orman yangınları da bunlardan biri ama yeni şartlara göre yeni tedbirler almak dışında başka bir seçeneğimiz yok.
Tedbirleri artırmak zorundayız.
Yangınlara havadan müdahale edilmesi için gerekli uçak ve helikopter sayısını da artırmak, bu konuda yeniden bir planlama yapmak durumundayız.
Cezaları da içine alacak şekilde, ormanlarla ilgili hukuki düzenlemeleri yeniden gözden geçirmek zorundayız.
Ormanlarla yangınında, maddi kayıpların yanında, çevre, en önemlisi ekosistem büyük zararlar görürken, her orman yangınında sayısız orman canlısı da feci şekilde hayatlarını kaybediyor.
Ülkemizde meydana gelen çok sayıda orman yangınında, vatandaşlarımız da hayatlarını kaybetti.
Yangınların çıkmasıyla ilgili, “kasıt” ve “ihmal” nedenleriyle gözaltı ve tutuklama işlemleri var.
Maalesef, yangınların tamamına yakını, ihmal ve kasıt nedeniyle meydana geliyor.
Gündemi “kötülüğün” ve “kötülerin” belirlediği bir dünyada yaşıyoruz.
Bu cümle, çoğu zaman, gündeme taşıdığımız, şikayet ettiğimiz ve çözüm aradığımız konu başlıklarının çoğunun asli teması durumunda.
Sonuçlarını bildiği halde, hepimize, milletimize hatta insanlığa ait alanlara, değeri ölçülemeyecek zararlar veren insanları nasıl tanımlayacağız?
Milyonlarca, milyarlarca orman canlısını yakarak öldürmeyi umursamayan insanları nasıl tanımlayacağız?
Yangın çıkarırken, yüzlerce, belki binlerce insanın tüm varlıklarını kaybedeceğini bilen ve buna rağmen ormanları yakan insanları nasıl tanımlayacağız?
Hemen her yıl, orman yangınlarında çok sayıda vatandaşımız hayatını kaybediyor. Bunu bilerek, ormanları yakanları nasıl tanımlayacağız?
Düşünmemiz gereken başka bir mesele budur.
Büyük Birlik Partisi, daha önce, “Çocuklarımıza, kadınlarımıza tecavüz edip onları katleden sapık caniler için” ve “Bizzat silahla ya da bombayla askerimizi, polisimizi, güvenlik korucularımızı, öğretmenimizi, masum insanlarımızı şehit eden teröristler için” idam cezasının geri getirilmesini teklif etti. Bu görüş ve teklifimizde ısrarcıyız.
Kasıtlı olarak ormanlarımızı yakan hainler için de idam cezası Türkiye’nin gündemine girmeli ve tartışılmalıdır.
Hafızamızı kaybetmedik…
Yaşadıklarımızı unutmadık…
Türkiye 40 yılı aşkın süredir terörle mücadele ediyor.
Bu 40 yılı aşkın sürenin önemli bir bölümünde, PKK, sistematik olarak ormanlarımızı yaktı.
Bugün “kurucu önder” olarak takdim edilen “İmralı canisi”, “Bebek katili”, bizzat, çıkardığı gazetede, bizzat yazdığı yazılarda, “ormanları yakın” talimatları vermişti.
Hiçbirini unutmadık.
Hiçbirini unutmayacağız.
Muhataplarımızı ve muhataplarımızın davranışlarını şekillendiren“saf kötülüğü” tanıyoruz ve fıtratın değişmediğini, değişmeyeceğini biliyoruz.
Orman yangınlarında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza bir kez daha Cenab-ı Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına ve aziz milletimize sabır ve başsağlığı diliyorum.
Yangından etkilenen vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Söndürme çalışmalarına katılan kamu görevlilerimize ve vatandaşlarımıza ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Mattia Ahmet Minguzzi Cinayeti
24 Ocak 2025 tarihinde, İstanbul Kadıköy’de, 14 yaşındaki bir çocuk vahşice katledildi.
Cinayetin basına yansıdığı ilk gün, haberleri okuyanlar, hadisenin, cinayetle sonuçlanan bir çocuk kavgası olduğunu zannettiler.
Çok kısa bir süre içinde, herkes, gerçeklerin, ilk gün görünenden farklı, anlamakta dahi zorlandığımız ölçüde korkunç yönlerine şahit olmaya başladı.
14 yaşında bir çocuk, planlı olarak ve sebepsiz yere, bir çete tarafından, vahşice katledildi.
Katledilen evladımızın ailesi, “dijital zorbalık” olarak tanımlanamayacak bir şekilde tehditlere maruz kaldı hala tehdit ediliyor.
Aileye yönelik tehdit ve tacizler, 14 yaşındaki bir çocuğun mezarının tahrip edilmesine kadar vardı.
Türkçe, bu ölçüde bir “kötülüğü” tanımlayacak kelimelere sahip değil.
Yargı süreci devam ediyor.
Konuya dair, öncelikli olarak, üç başlıkta tespit ve uyarılarımızı, aracılığınızla, kamuoyu ve yetkililerle paylaşmak istiyorum:
- Daha önce de ifade ettim; bugünün teknik imkanlarının tümü, bütün sınırlar zorlanacak şekilde kullanılarak; katillere, cinayete, aileyi tehdit edenlere dair tüm ayrıntılar; hiçbir şüphe ve eksik kalmayacak şekilde ortaya konulup, suçla bağlantısı olan herkes yargı karşısına çıkarılmalı ve en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.
- Bu cinayet vesilesiyle, emniyet kuruluşlarının elbette bilgi sahibi olduğu, ancak kamuoyunun ayrıntılarını cinayet sonrası öğrendiği çete yapılanmalarıyla, hiçbir boşluğa fırsat vermeyecek şekilde mücadele edilmeli; cezaların, öncelikli olarak TBMM tarafından kapsamı genişletilmeli ve cezalar ağırlaştırılmalı;
Şöyle ki: TCK kapsamında verilen cezaların tayini bireyin gelişen bilişsel ve ahlaki yetkinlikleriyle doğrudan ilişkilidir. Günümüzde 15 yaş ve üstü bir birey, internet ve bilgiye erişimin yoğun olduğu bir çağda, doğru ile yanlışı ayırt edebilecek zihinsel ve sosyal olgunluğa büyük ölçüde ulaşmıştır. Bu yaş grubundaki bireyler, birçok durumda kendi kararlarını verebilmekte, sorumluluk alabilmekte ve eylemlerinin sonuçlarını öngörebilmektedir. Dolayısıyla, suça karışan bir bireyin yaşının küçüklüğünü, cezai sorumluluktan kaçış yolu olarak görmek, adalet duygusunu zedeleyebilir.
Bu bağlamda, 15 yaş üzerindekilerin belli suçlarla ilgili tam cezai ehliyete sahip sayılması ve yetişkinler gibi sorumlu tutulması, hem caydırıcılık ilkesini güçlendirir hem de toplum vicdanında daha hakkaniyetli bir karşılık bulur.
Aksi durumda, suça sürüklenen çocuk sıfatıyla çok ağır suç tiplerinde, çok basit cezalarla yargılamalar sonuçlanmakta, bu durum da toplum vicdanını ve adalet duygusunu zedelemektedir.
Türkiye’de, özellikle metropollerde sıkça karşılaşmaya başladığımız, Güney Amerika benzeri bir çeteleşmeyi doğuran şartlar kaynağında yok edilmelidir.
- Süreç ilerledikçe, cinayetin, faillerin ve mağdur aileyi tehdit edenlerin PKK’yla, doğrudan ya da dolaylı bağlantılarını görüyoruz. Bu önemli ayrıntıya, evladımız, Sivaslı Şehit Polis Memuru Şeyda Yılmaz’ın cinayetinde de şahit olmuştuk. PKK, sadece vatandaşlarımızı, askerlerimizi, polislerimizi, güvenlik korucularımızı, öğretmenlerimizi, sivil vatandaşlarımızı, bebekleri öldürmedi… PKK sadece Türkiye’nin uluslararası alandaki hasımlarına avantaj sağlamak için bir araç olarak kullanılmadı… PKK sadece ülkenin eğitime, sağlığa, altyapıya, yatırıma, işe, aşa harcanması gereken trilyonlarca dolar kaynağını heba etmedi… PKK, sadece milletimizin ayrılmaz parçaları olan, farklı etnik ve inanç grupları arasına nifak sokmadı… PKK, 40 yılda, devletine, milletine, bayrağına, tarihine, kültürüne, inançlarına düşman, dinsiz, ahlaksız, milliyetsiz, cinsiyetsiz, soysuz bir nesil yetiştirdi. Ve bu “saf kötülüğün” bedelini hepimiz, en çok da masum, yasalara, devletine milletine bağlı insanlarımız ödüyor.
Dört gün önce, Minguzzi ailesini ziyaret ettik. Dindirmek mümkün değil, ama acılarını paylaşmak istedik.
Bu konu Türkiye Cumhuriyeti için, emniyet ve adalet teşkilatlarımız için bir onur meselesidir.
Tehditlerin, ailenin direncini kırmasına müsade edilmesi, emniyet ve yargı kurumlarımızın çalışmalarına da vatandaşlarımızın emniyet ve yargı kurumlarımıza duyduğu güven duygusuna da zarar verecektir.
Bu açıdan konuyu, ayrıca bir kamu güvenliği meselesi olarak da görüyoruz.
Mattia Ahmet Minguzi, sadece Minguzzi ailesinin değil, artık hepimizin evladı.
Mağdur aile için, bir kez daha sabır niyaz ediyor, onlara destek olmanın bir vatandaşlık ve insanlık görevi olduğunu bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Terörsüz Türkiye Süreci
“Terörsüz Türkiye” adı verilen bir süreç devam ediyor.
Geçen hafta, terör örgütünün partisinin sözde grup başkanvekili, yaşanan sürecin ”Terörsüz Türkiye” şeklinde isimlendirilmesine “sert” tepki göstermiş.
Basından takip ettik…
Hangi kelimeden rahatsız olmuşlar? Merak ettik.
“Terör”den mi, “Türkiye”den mi?
Kadın Gurup Başkanvekiline açıkça soruyoruz: Terör kelimesinden mi, yoksa Türkiye kelimesinden mi rahatsız oldun. Onu da açıkla da bilelim.
Ne kast ettiklerini anlıyoruz.
PKK’yı bir “terör örgütü” değil, “Türkiye Cumhuriyeti’yle savaşan” ve “Türkiye Cumhuriyeti’yle masaya oturan, müzakere eden, denk bir taraf” olarak ifade etmek istiyorlar.
Neden?
Kendilerini kontrol edenlerden bu yönde bir talimat aldıkları için…
Herkese soralım: Terör nedir?
Karmaşık bir cevaba gerek yok. Önümüzde, 40 yılda, hukuk literatüründe bulunup da işlemediği tek suç bile bulunmayan bir terör örgütü var.
Soru: Terör nedir?
Cevap: PKK’nın eylemleridir…
Soru: Terör örgütü nedir?
Cevap: PKK ve benzeri yapılardır.
Ortada bir “barış”, “silah bırakma” ya da “kendini feshetme” yok.
Dört ülkeyi parçalayıp, bölgeyi daha kolay kontrol etmek için, emperyalist güçlerin uygulamaya çalıştığı küresel bir plan var.
Emperyalizmin aparatları, Suriye’deki yapılanmayı öncelik olarak belirlediler. Elemanlarını ve silahlarını Suriye’ye kaydırdılar. Kandil’deki iflas etmiş dükkanı kapatıyorlar. Bir taraftan İran’da Amerika’nın yapacağını umdukları rejim ve harita değişikliğini ellerini ovuşturarak bekliyor, Türkiye’de ise tükenmişliklerini propaganda ile telafi etmeye çalışıyorlar.
Daha dün, PKK’nın Suriye yapılanması, Suriye ordusuna katılmalarının fiziki zorluklarından ve Suriye’nin kuzeyi için talep ettikleri ayrıcalıklardan bahseden bir açıklama yaptı.
Gerçekler bunlar…
Bunun dışında bir şey varsa herkesle ama terörle bağı olmayan herkesle konuşuruz.
Terörle nasıl mücadele edileceğini terör örgütü mensuplarıyla konuşacak halimiz yok. Onların muhatabı emniyet ve yargıdır.
“Hukuk devleti” olmanın, hatta “devlet” olmanın gereği budur.
Tarihe kayıt düşmek adına bir kez daha ifade ediyorum:
Terörle, terör örgütleriyle müzakere edilmez, mücadele edilir, ancak ve ancak mücadeleyle kökü kazınarak yok edilir.
Son iki gündür ABD Suriye Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile Savunma Bakanımız Yaşar Güler arasında Suriye YPG terör örgütüne karşı askerî operasyon konusunda mutabakat sağlandığı haberleri dolaşmaya ya da yayılmaya başlandı. İddialara göre Eğer YPG-SDG Şam yönetimine askerî olarak entegre olmazsa taraflarca bu seçenek devreye sokulacakmış…
Ancak sağda-solda paylaşılan bu istikamette görüşmelerin yapıldığı, kaotik durumlarda Türkiye’nin askeri bir harekâtla öncülük edeceği gibi ifadeler güvenilir veya resmi kaynaklarda henüz açıkça teyit edilmiş değildir.
Lakin kulislerde dolaşan ve sosyal medyada sıkça paylaşılan bu iddialarla alakalı görüşlerimizi ve düşüncelerimizi, iddiaların içeriğinin önemine binaen sizler aracılığıyla kamuoyumuzla paylaşmak istiyorum:
Bu görüşmelerde terör örgütü YPG’nin Şam rejimiyle entegrasyonu reddetmesi üzerine askeri seçeneğin masaya konduğu ve Türkiye’nin öncülüğünde bir harekâta yeşil ışık yakıldığı öne sürülmektedir.
Eğer bu iddialar doğrultusunda gelişmeler ilerlerse, bunları sadece taktik bir adım olarak görmek doğru olmaz.
Bizim değerlendirmemize göre, bu tablo bir mutabakattan çok, daha kapsamlı ve stratejik bir oyunun parçasıdır.
Yıllardır YPG’yi eğiten, silahlandıran, bölgeye binlerce tır silah sevk eden, onları fiilen bir “kara gücü”ne dönüştüren ABD’nin ta kendisidir. Aynı ABD’nin bugün çıkıp “YPG ortamı geriyor entegrasyona engel oluyor, siz devreye girin” demesi, bir iyi niyet göstergesi değildir. Böyle bir durum olsa olsa Türkiye’yi sahaya sürerek uzun vadeli bir savaşın içine çekmek isteyen küresel bir aklın ürünüdür.
Şunu açıkça ifade edelim ve en başta söylelim: Türkiye YPG’yi ezer geçer!
Lakin işler ABD kontrolü ve onayıyla gerçekleşirse; Türkiye’nin uzun vadeli bir çatışmanın içine çekilmesi, askeri ve ekonomik gücünün zayıflatılması, içerideki siyasal denge kırılması noktalarında hasımlarımızın ellni güçlendirme gibi bir riski ve tehlikeyi de göze almış oluruz!
Türkiye de gayet iyi biliyor ki, ABD isterse YPG’yi bir gecede silahsızlandırabilir, bunu yapacak kapasitesi ve etkisi vardır. Ama yapmıyor. Çünkü hedefte YPG değil, Türkiye vardır!
Hatırlayalım:
Daha önce yani 1990 yılında ABD Saddam’a “Kuveyt’e girin, arkanızdayız” diyerek onu tuzağa çekmedi mi? Şimdi yine aynı merkezlerin Türkiye’ye “operasyon serbest” mesajı vermesi bir tesadüf değildir. Emperyalist taktikler hiç değişmiyor: Aynı yöntem, aynı tuzak, sadece hedef değişiyor!
Dikkat çekici bir başka husus da şudur: İçeride “Terörsüz Türkiye” adı altında bir süreç işletilirken ve bu merkezde siyasi tartışmlar sürekli ısıtılırken, dışarıda aynı yapının Suriye koluna karşı operasyon başlatmak nasıl izah edilecektir?
Hâlâ KCK yönetimi açıkça “silah bırakmayacağız demektedir. Bizim iddiamız en başından beri şuydu: “Bugün çözüm süreci adı altında masaya çekilmek istenen yapılar, aslında YPG/SDG’nin önünü açmak ve Türkiye’nin buna müdahalesini engellemek için PKK’yı sözde feshederek sahneden çekmiş, vekâletlerini devretmişlerdir. ”
ABD onayı ve kontrolü riski ve tehlikesi altında dahi olsa, TSK’nın Suriye’de böyle bir harekata girişmesinin içeride bizim açımızdan tek bir işe yarar yönü vardır o da: YPG’ye ve türevlerine düzenlenecek bir askeri harekât, içerideki PKK ve siyasi uzantılarının ve dahi onları destekleyenlerin yüzlerindeki maskeleri indirmelerine ve gerçek yüzlerini göstermelerine vesile olur!
Gelelim konunun başka bir önemli yönüne… Yani bölgede yayılmacı bir vaziyete geçen zalim İsrail’e…
İsrail, Türk ordusunun ABD kontrolünde Kuzey Suriye’de daha derinleşmesini İran karşısında taktik bir kazanç olarak görse de, uzun vadede Türkiye’nin bölgede yıpranmasını, istihbari kabiliyetinin zayıflamasını, etnisite ve mezhep kökenli çatışmaların içine çekilmesini arzular. Nitekim hem İsrail’den hem ABD’den bir yıldır Türkiye’nin Afrin başta olmak üzere Suriye’den çekilmesi gerektiği açıklanmıştır. Şimdi ise aynı çevreler Türkiye’yi sahaya itiyor intibaı veriyorlarsa, bu çelişki değil, kurgu ve yönlendirmedir.
Türkiye’nin milli güvenliğini sağlamak için yeri ve zamanı geldiğinde her türlü askerî operasyon seçeneği meşrûdur. Burnumuzun dibinde, Suriye’nin kuzeyinde PYD/YPG gibi terör unsurlarının ve başka hasım ülkelerin vekil savaşçılarının devletleşme eşiğine gelmesine asla seyirci kalınamaz!
Ancaak…
Bu operasyonun “kararı”, “zemini” ve “kapsamı “ tamamen Türkiye’ye ait olmalıdır.
Bu tür bir adım için başka ülkelerin desteğine, iznine, mutabakatına, hele hele ABD’nin yönlendirmesine ihtiyaç duymak, milli egemenliğimizle bağdaşmaz. Bu durum bekâ parametrelerimize ağır hasarlar verir.
Türkiye kendi göbek bağını kendi kesmelidir. Ordumuz sahaya inerse bu, kendi kararımızla, kendi güvenliğimiz için, milletimizin menfaatini korumak adına olmalıdır. Aksi takdirde, Allah korusun bir başkasının stratejisinde piyon oluruz.
“Ortak operasyon”, “koordineli müdahale”, “stratejik ortaklık” gibi ifadeler kulağa hoş gelse de hakikat olan şudur:
Suriye gibi karmaşık bir denklemde mesele sahaya inmek değil, sahadan nasıl çıkılacağı, orada neyin kalıcı kazanıma dönüştürüleceğidir.
Bu konularla alakalı düşüncelerimizi şu soruyla ve cevabıyla tamamlıyorum:
Gerçekten de ABD’nin İpiyle Suriye Kuyusuna İnilir mi?
Bizler, ülke ve millet olarak, başta Cenab-ı Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalıyız. Sonra “kadim” ve “kaideli” Türk devlet ilkelerimizin ışığında istikametimizi yani “kızıl elma”mızı belirlemeliyiz. Çünkü bu inanç ve ilkeler, tarih boyunca bizi ayakta tutan, milli birlik ve bağımsızlığımızın teminatı olmuştur.
ABD’yi veya başka bir küresel gücü “stratejik ortaklık” gibi düzeylerde bile olsa, “dost edinmek”, Müslüman Türk milletine ve Türk devletine yakışmaz!




