
Temmuz ayının emek ve çalışma hayatı gündemini bütün yönleriyle değerlendirmek üzere bugün huzurlarınızdayım.
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Onurlu yaşam hakkı, en büyük toplumsal sözleşmedir.
İşçinin alın teri, emeklinin yaşam güvencesi, gencin güvenli geleceği, kadınların yaşam hakkının korunması ve cinsiyet eşitliğini temel alan bir toplum taahhüdü toplumsal sözleşmenin temelidir.
Ama bugün Türkiye’de toplumsal sözleşme açıkça bozulmuştur.
Bugün ülkemizin sosyoekonomik durumunu iktidarın kontrolü altındaki kurumların açıkladığı rakamlarla ölçmek mümkün değildir.
Tek Adam Rejiminin çizdiği tozpembe tabloya rağmen biz milyonların gerçeğini çarşıda, pazarda, işyerinde, madenlerde, hastanelerde, okullarda yaşıyoruz.
Bu bakımdan temmuz ayı, emek cephesinde derin yoksullaşmanın, hak gasplarının, güvencesizliğin ve iktidar eliyle örgütlü emek düşmanlığının perçinlendiği bir ay oldu.
Türkiye, emeğin değersizleştirildiği, çalışan yoksulluğunun kalıcılaştırıldığı, sendikal hakların tırpanlandığı bir rejimle yönetiliyor.
600 bin kamu işçisini ilgilendiren Kamu Çerçeve Protokolü görüşmeleri geçtiğimiz hafta tamamlandı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın “başarıyla yönettiklerini” ifade ettiği süreç tam 7 ay sürdü.
Emekçileri, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için tam bir ortaoyunu oynandı.
Önce 18 Temmuz’da kamuoyu önünde emekçiye açıkça bir söz verildi. 2025’in ikinci altı ayı için %16,67 oranında artış önerildi.
Mutabakat metni hazırlandı. Bakan imzasını attı ancak ne olduysa o imzadan sonra oldu. Çalışma Bakanını adeta şimşek çarptı!
Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Bakan, toplu sözleşme masasından “yarım saat izin isteyip” geri dönmeyerek resmen “kaçtı”
Neticede anlaşma ortada kaldı. Sendikalar şaşırdı. İşçiler şaşırdı fakat saray bizleri şaşırtmadı.
Erdoğan, 30 Temmuz’da imzaladığı Cumhurbaşkanı kararıyla kamu işçilerinin grev hakkını, “milli güvenlik” gerekçesiyle fiilen yasakladı. Bu Erdoğan yönetiminin 22 yılda ertelediği 22’nci grev olarak tarihe geçti.
Bu arada Çalışma Bakanı yurtdışındaydı. Tek bir açıklamasını duymadık.
Ancak döner dönmez ayağının tozuyla 2 Ağustos’ta KÇP protokolü imzalandı.
Bakan Işıkhan “süreci sosyal diyalog mekanizmasını işleterek, başarıyla tamamladık” dedi.
Sayın Bakanın Sosyal diyalog mekanizmasından ne anladığını merak ediyoruz?
Politik gerçek şudur: Bakan Işıkhan’ın “sosyal diyalog” dediği süreç, “sosyal” olmadığı gibi ortada bir “diyalog” da yoktur.
Katılımın dışlandığı, çoğulculuğun bastırıldığı, iradenin yukarıdan şekillendiği bu süreç olsa olsa “asosyal monolog”dur.
Sonuç olarak Kamu Çerçeve Protokolü ile emekçilere reva görülen asla “ücret artışı” olmadığı gibi açık biçimde sadakadır.
Tek Adam Rejiminin işçiyi, emekçiyi “enflasyona ezdirmedik” yalanı, kamu emekçisine verilen 50 liralık günlük yevmiye artışıyla da ifşa olmuştur.
Bakın bugün en ucuz lokantalarda bir kâse mercimek çorbası 120 liradır. Tek Adam’ın verdiği günlük 50 lira yevmiye ile yalnızca 4 kaşık çorba içilebilmektedir.
Memurlar ve memur emeklileri de Kamu Çerçeve Protokolü sürecinde yaşananlar karşısında kendi gelecekleri adına kaygı duymaktadırlar. Ve son derece haklılar!
4 milyon memur ve 2 buçuk milyon memur emeklisini yakından ilgilendiren 8. Dönem toplu sözleşme süreci teamüllerin dışında başlatıldı.
Kamu Çerçeve Protokolü sürecinde şahit olduğumuz keyfiliğin, kuralsızlığın ve kayırmacılığın burada da devam ettiğine şahit oluyoruz.
Yasanın açık hükmüne rağmen 1 Ağustos’ta başlaması gereken Toplu Sözleşme Süreci Bakanın yurtdışı programı bahane edilerek keyfi biçimde 28 Temmuz’a alındı.
İlk gününden itibaren şeffaflıktan uzak, katılımcılığı hiçe sayan ve sendikal temsiliyeti zayıflatan bir yaklaşım benimsendi.
Dakika bir, gol bir dercesine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ilk gün belirlenen görüşme takvimini sadece Memur-Sen’e haber vererek değiştirdi.
Yetkili konfederasyon olan Memur-Sen’in önceki sözleşme dönemlerinde sergilediği tutum görüşme masasının bir müzakere alanı olmaktan ziyade, bir onay mercii gibi işleyeceğini düşündürmektedir.
Anlaşılan o ki, memurların kazanılmış hakları da al gülüm, ver gülüm yapılarak masada budanacaktır.
Bu koşullar altında, 8. Dönem Toplu Sözleşme sürecinden kamu emekçileri lehine bir sonuç çıkmasını beklemek gerçekçi değildir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, yaptığı açıklamalar da memurun içinde bulunduğu zor şartların üzerini örtmeye dönük temennilerle doludur.
Erdoğan, 2002’den günümüze memur maaşlarına yüzde 264 reel artış sağlamakla övünüyor.
“Kamu çalışanlarını enflasyona ezdirmemek asli vazifemizdir” diyor.
O halde Erdoğan’a bugün memurların birikim yapma, konut alma ya da temel ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağı kalmadığını, o çok tepki gösterdiği altın hesabıyla hatırlatmak isteriz.
2002’de maaşı 392 lira olan bir memur, ayda 16 çeyrek altın alabiliyordu. Bugün50.503 lira alan aynı memur sadece 7 çeyrek altın alabiliyor.
Yani Mehmet Şimşek programı her ay 9 çeyrek altını memurun cebine girmeden alıyor.
Kamu çalışanlarının yoksullaşmasını “denge” olarak sunan, kaşıkla verip, kepçeyle geri alan Şimşek politikalarının aksine bugün adil bir ücretin, güvenceli bir yaşamın ve insanca bir çalışma düzeninin özlemini çeken milyonlarca memur artık soyut vaatler değil, somut adımlar istiyor.
Ancak bu taleplerin hayata geçebilmesi için;
Karar süreçlerinin demokratikleşmesi,
Sendikal iradenin güçlendirilmesi,
Ve yetkili sendikanın siyasi müdahalelerden arındırılması gerekiyor.
Aksi takdirde, bu toplu sözleşme süreci de diğerleri gibi bir formaliteye dönüşecek; toplu sözleşme masası bir kez daha toplu hayal kırıklıklarının adresi olacaktır.
Temmuz ayı itibarıyla açlık sınırı 26.413 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 86.036 TL’ye yükseldi.
Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti 34 bin lirayı aştı.
Yılbaşından bu yana açlık ve yoksulluk sınırında yaşanan artış %19’u buldu.
Oysa tam 220 gündür asgari ücret yerinde sayıyor; hayat pahalılığı ise durmaksızın yükseliyor.
1 Ocak’tan bu yana asgari ücretlinin reel geliri 4.219 TL erimiş durumda.
Temmuzda asgari ücretlinin enflasyon karşısında reel alım gücü sadece 17.886 liradır.
Asgari ücret bugün Türkiye’de geçim ücreti olmaktan çıkmış; açlık sınırının dahi altına gerileyerek insanca yaşam hakkını ihlal eden bir düzeye indirgenmiştir
Bugün itibariyle açlık sınırının yüzde 32 altında kalan bir gelirle yaşamak imkânsızdır.
Söz konusu olan insan hayatıdır. Her ay sofralardan eksilen gıdadır. Ödenemeyen faturadır.
Çocukların eğitiminden, sağlığından, beslenme çantasından çalınan yaşamdır.
Bu ülkede emeğiyle ayakta duran milyonlarca emekçi, Mehmet Şimşek’in “rasyonel” adı altında uyguladığı yoksullaştırma politikalarının faturasını tek başına sırtlanmak zorunda değildir.
Enflasyonu bahane edip ücretleri baskılayan bu düzene karşı, emekçinin sözü, hakkı ve iradesi vardır. Bu irade ilk seçimde sandığa da yansıyacaktır.
Bir ekonomi programı düşünün: Hem işsizliği büyütsün hem de işsize sırtını dönsün.
2 yılı aşkın bir süredir uygulanan Mehmet Şimşek programı, Türkiye’de emeğin, işin, alın terinin üzerine bir enkaz gibi çökmüştür.
Bu program yalnızca ücretleri baskılamakla, işçiyi, emekçiyi, emekliyi enflasyona ezdirmekle kalmamış; aynı zamanda insanların iş bulma umudunu da yok etmiştir.
Şimşek, göreve geldiği Mayıs 2023’te Türkiye’de geniş tanımlı işsiz sayısı 8 milyon 654 bin kişiydi. Bugün geldiğimiz noktada bu sayı 13 milyon 383 bine yükselmiştir.
Başka bir ifadeyle Şimşek politikalarının bir sonucu olarak iş bulmaktan ümidini kesenler, iş gücünden çekilenler ve eksik istihdam edilenlerin sayısı 4 milyon 279 bin kişi artmıştır.
Geniş tanımlı işsizlik %33 ile tarihimizin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. AB ülkelerinde bu oran %11 civarındadır.
Türkiye, Avrupa’nın 3 katı oranında bir işsizlik cenderesine sıkışmış durumdadır.
Ancak dar tanımlı işsizlik verilerine bakacak olursak, TÜİK yine TÜİK’liğini yapmaktadır.
Sihirli bir değnekle işsizlik oranı %8,6’ya düşmektedir. Türkiye’de bir önceki aya göre işsiz sayısı yalnızca 0,2 puanlık artışla 3 milyon 47 bin kişidir.
Aynı TÜİK’in verilerinde yalnızca bir ayda geniş tanımlı işsiz sayısının 777 bin kişi arttığı gerçeği ise gözlerden kaçırılmakta, hatta bilerek yok sayılmaktadır.
Bu tablo bize tek bir şeyi göstermektedir: Halk iş bulma umudunu kaybetmiş, iktidar ise işsizliği kâğıt üzerinde düşürerek kendi beceriksizliğini gizlemeye çalışmaktadır.
İnsanların iş bulma umudunu yok ederek, rakamlarla oynayarak, bu ülkenin en büyük toplumsal yaralarından biri olan işsizliği “kontrol altındaymış gibi” göstermek vicdansızlıktır.
Öte taraftan İŞKUR verileri de bir diğer çarpıcı gerçeğe işaret etmektedir.
İŞKUR’a kayıtlı 55 yaş ve üstü yurttaşlarımızın sayısı 81 bin 513’e ulaşmış durumdadır.
Bu kişilerin 28 bin 029’u 60 yaşın üstündedir.
55 yaş ve üzeri nüfusta kayıtlı işsizlik geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 3 artmıştır.
Bu durum, sosyal güvenlik sisteminin yaşlılık döneminde gelir güvencesi sağlama işlevini yerine getiremediğini ortaya koymaktadır.
Hem emeklilik yaşının düşük olduğunu ileri süren, emeklileri bütçeye yük olarak gören hem de şikâyet ettiği emeklisine istihdam yaratmayan dünya üzerinde başka bir iktidar yoktur.
Peki, bu gerçek iktidarın umurunda mıdır?
Elbette değildir.
İşsizlik artarken, işsizin elinden “kendi fonu” da alınmaktadır.
İŞKUR verilerine göre bu yılın Ocak-Mayıs döneminde 717 bin 149 kişi işsizlik ödeneği almak için başvurdu.
Ancak yalnızca 346 bin 512 kişi bu haktan yararlanabildi.
Yani her 100 işsizden 52’si, işsiz kaldığında kendi hakkı olan bu fona erişemiyor.
Tabii ki karşımızda yine siyasi bir tercih duruyor. Türkiye, OECD ülkeleri arasında işsizlik sigortasına erişimi en zorlaştıran ülkelerin başında geliyor.
Son 120 gün hizmet akdine tabi çalışma ve son 3 yılda 600 gün prim ödeme gibi ağır koşullar, işçiyi değil patronu koruyor.
Üstelik bu fon, işsize değil işverene akan bir musluk haline gelmiş durumdadır.
Bu yılın ilk 6 ayında fondan işverenlere aktarılan kaynak 79 milyar 559 milyon 365 bin liradır.
Bunun 41 milyar 479 milyonu doğrudan teşvik ve destek olarak verilmiştir.
Kalan 38 milyar 80 milyon lira da aktif iş gücü ve iş başı eğitim harcamalarına ayrılmıştır.
Önemle vurgulamak gerekir ki, bu harcamalar kıdem ve ihbar hakkının olmadığı güvencesiz çalışmayı teşvik etmektedir.
İşverenlere gösterilen cömertlik, ne yazık ki işsiz kalan çalışanlardan esirgenmiştir.
Aynı dönemde işsizlere aktarılan destek 37 milyar 318 milyon 959 bin liradır.
Adı “İşsizlik Sigortası Fonu” ama işsize değil, işverene çalışıyor.
Üstelik işverenler bu fondan işsizlerden iki kat fazla yararlanıyor.
Akıl alır gibi değil ancak oluyor. Tabii iktidarın bununla da yetinmediğini, sermayenin sofrasına bir tabak daha koyduğunu görüyoruz.
2025 yılı itibarıyla işverenin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yararlanabileceği oran %30’dan %50’ye yükseltildi.
Bu kararla birlikte işçinin alın terinden biriken fonda yağmanın oranı da katlandı. İşsize can suyu olması gereken fon açıkça sermayeye altın tepside sunulan bir ganimet haline getirildi.
Çalışma hayatının her alanında güvencesizliğin giderek derinleştiğini görmekteyiz.
Türkiye’de her gün onlarca işçi, emekçi arkadaşımız sabah işe gitmek için evlerinden çıkıyorlar ama ne yazık ki geri dönemiyorlar.
Adına kader dedikleri, fıtrat dedikleri bir düzende göz göre göre iş cinayetlerinde yaşamlarını yitiriyorlar.
Tersaneler, İnşaatlar, fabrikalar, tarlalar… Neredeyse her sektörden tüm iş yerleri adeta birer işçi mezarlığına dönüşmüş durumdadır.
İSİG Meclisi verilerine göre bu yılın ilk 6 ayında en az 961 emekçi arkadaşımız hayatını kaybetti.
Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk her yaştan vatandaşımızı her gün her saat her dakika iş cinayetlerine kurban vermeye devam ediyoruz.
Bu yılın ilk 6 ayında emeklilik çağında olup artık çalışmaması gerekirken 65 yaş üstü en az 56 vatandaşımızı iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.
Çünkü emekli aylıkları ile geçinmek imkânsız.
Barınmak, beslenmek, hastalandığında tedavi olmak imkânsız.
İşte bu yüzden ömürlerinin neredeyse yarısını çalışarak geçirmiş olan emeklilerimiz, bu yoksulluk ve sefalet düzeninde hayatta kalmaya çalışırken, iş cinayetlerine kurban gidiyorlar.
Öte taraftan “Çocuk” ve “işçi” kelimelerinin asla yan yana gelmemesi gerekirken, ülkemizde çocuklardan işçi devşiriliyor.
Yaşıtları gibi okulda olması gereken 15 yaşından küçük onlarca çocuğumuz her gün iş cinayetlerinde yaşamını kaybediyorlar.
Bakın bu yılın ilk 6 ayında en az 27 çocuğumuzu bu ölüm düzeninde kaybettik.
İSİG Meclisi verilerine göre son 12 yılda en az 770 çocuğumuz iş cinayetlerine kurban gitti.
Geçtiğimiz hafta Mersin Anamur’da 12 yaşındaki Eyüp Can Güner ailesinin geçimine katkıda bulunmak için çalıştığı dönercide katledildi.
Şanlıurfa’dan ailesi ile mevsimlik fındık işçiliği için Ordu’ya giden 12 yaşındaki Abdullah Yılmaz, meydana gelen trafik kazasında ailesinden 4 kişiyle yaşamını kaybetti.
Tabii bir de MESEM kapsamında çırak olarak zorla çalıştırılan çocuklarımız var.
Türkiye’nin neredeyse 81 ilinde bulunan organize sanayi bölgelerinde, asgari ücretin altında, yoğun ve uzun saatlerce çalıştırılan çocuklarımız, öğrencilerimiz iş cinayetlerinde göz göre göre can veriyor.
İş cinayetlerine en çok davetiye çıkartan nedenlerin başında elbette iş yeri denetimsizliği geliyor.
Tabi bir de buna ek olarak uzun çalışma saatlerinin yarattığı kuralsızlığı görmezden gelemeyiz.
Ülkemizde haftalık çalışma süresi iş kanununa göre 45 saattir.
Ama bu süre kâğıt üzerinde kalmaktadır.
Avrupa ülkelerinde ortalama çalışma süresi 33 saattir.
Biz ise haftalık ortalama 49 saat ile Avrupa’da ilk sıradayız.
Mevsim normallerini aşan hava sıcaklıkları ile karşı karşıyayız.
Aşırı sıcaklar tüm vatandaşlarımızın sağlığını tehdit ettiği gibi en çok bu sıcaklıklarda çalışan işçilerimizi tehdit ediyor.
Uluslararası Çalışma Örgütü ILO aşırı sıcaklarda çalışmayı “görünmez ve sessiz bir katil olarak’’ tanımlıyor.
İstanbul’da aşırı iş yükü ve sıcak havalar nedeniyle enerji işçilerinin yaşadığı sağlık sorunları kamuoyuna yansıdı.
Ülkemizin bir emek cehennemine dönüştüğünü düşünecek olursak, bu yaşananlar açıkçası bizler için hiç de şaşırtıcı değil.
Bilindiği üzere mağaza ve market sektörü de ülkemizde emek-yoğun sektörlerin başında geliyor.
Bu sektörlerde işçiler günde 10-12 saat, asgari ücret veya asgari ücretin biraz üstü ücretlerle,
Örgütlenme hakkı olmadan, herhangi bir iş güvencesi olmadan çalışmaktalar.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya yansıyan bazı görüntüler bu büyük zincir marketlerdeki çalışma koşullarını ortaya çıkardı.
Yorgunluktan çalışamayıp yere düşenleri, bir sandalyenin dahi olmadığı kasalarda uzun saatler boyunca ayakta çalışan ve neticesinde bayılan kasiyerleri, çöp yığınlarının altında kalan personelleri gördük.
Bu market zincirleri adeta birer köle kampına dönüşmüş vaziyettedir.
Uzun çalışma sürelerini, buna bağlı iş cinayetlerini ve iş yerlerinde işçi sağlığı ile güvenliğini tehdit eden tüm koşulları ortadan kaldırmak, bunların takibini ve denetimini yapmak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın asli görevidir.
Ama bakanlığın bu konular ile ilgili en ufak bir çalışması gündeme gelmiş değildir.
Bugüne kadar bu iş yerlerini kaç kere denetlenmiş, kaç iş cinayeti yaşanmış, kaç hak ihlali tespit edilmiş bilen yok.
Çalışma Bakanlığı’nın bu vurdumduymazlığından cesaret alan üç harfli marketler, koşulları iyileştireceklerine, çalışma saatlerini uzattı.
Çalışma koşulları kötüleştikçe, ücretler düştükçe hak mücadelesi ve grevler de kaçınılmaz oluyor.
ODTÜ işçileri 28 Temmuz’da grev kararı almışlardı. Dün iş, emek, özgürlük mücadelesine başladılar.
OMSA metal. Gebze ilçemizde faaliyet gösteren İsveçli bir şirket. 57 işçi sendikalı oldukları için işten çıkarıldı.
Oysa Türkiye’de sendikalı olmak anayasal bir haktır. Bu hakkın kullanılmasına yönelik herhangi bir engelleme söz konusu olamaz.
Lakin İsveçli şirket Türkiye Cumhuriyeti yasalarını hiçe sayarak, sendikaya üye olan işçilerimizi işten çıkarmıştır.
İzmir Aliağa’da bulunan temel conta işçilerinin daha iyi bir ücret hakkı için başlattıkları grev 240 günü geride bıraktı.
Yine TPI’daki grev 3. ayına yaklaştı.
Toros Tarım ve Gübretaş’taki grevler sürüyor.
Adana’da PTT’nin taşeron olarak çalıştırdıkları 51 dağıtım işçisi çalışma şartlarını kabul etmediği için işten atıldılar.
Yine Çoruh elektrikte çalışan işçiler, sendikaya üye oldukları için işten çıkartıldılar.
Queen tarımda çalışan kadın işçiler yine sendika haklarını kullandıkları için işten çıkartıldılar ve yaklaşık 40 gündür oturma eylemi yapıyorlar.
Türkiye’nin hemen her bir yerinde işten çıkarmalar, baskılar, sendika haklarına yönelik ihlaller artarak devam ediyor.
Burada adını sayamadığımız onlarca, yüzlerce iş yerinde insanlar emeği ve geleceği için mücadele veriyor.
Bizlerde tüm hak ihlallerinin takipçisi olmaya ve emekçilerin mücadelesine omuz vermeye devam edeceğiz.
Bugün emeğe düşman olan bu düzene mecbur değiliz. Grevi yasaklayan değil güvenceleyen, sendikal hakkı bastıran değil büyüten, emeği değersizleştiren değil baş tacı eden bir Türkiye mümkündür
▪ Herkesin güvenceli çalıştığı,
▪ İnsanca yaşayacak ücret aldığı,
▪ Emeklilerin onurlu yaşadığı,
▪ Kadınların eşit olduğu,
▪ Gençlerin umutla geleceğe baktığı bir ülke için emeğin Türkiye’sini kuracağız.
https://x.com/herkesicinCHP/status/1953722131285782538
HABER/ Ümmügülsüm KATIRCI




