Bir Devlet Hafızası Olarak İran: Neden Kolay Lokma Değil?

Hüseyin Karahan / ANKARA

Bir Devlet Hafızası Olarak İran: Neden Kolay Lokma Değil?

​Bazı devletler vardır, onları sadece haritadaki sınırlarıyla veya bugünkü askeri envanteriyle ölçemezsiniz. Arkasındaki binlerce yıllık tortuya, o tortunun üzerine inşa edilmiş istihbarat kültürüne ve toplumsal genetiğine bakmanız gerekir. Bugün Ortadoğu denklemi kurulurken en çok hata yapılan nokta tam olarak burası: İran’ı “hafif” bir rakip sanmak.
​Radyo Dalgalarındaki Görünmez Güç
​Size biraz gerilerden, kendi gençliğimden bir tablo çizeyim. Bundan 25-30 yıl önce, dijital dünyanın gürültüsü yokken kısa dalga radyoların başında dünyayı dinlerdik. BBC’nin o kusursuz diksiyonlu spikerini, Deutsche Welle’nin dünyadan haberlerini kaçırmazdım. Ama iki radyo vardı ki stratejileri bambaşkaydı: Çin Halk Cumhuriyeti ve İran İslam Cumhuriyeti Radyoları.
​Bu yayınların ortak özelliği, programın son 15 dakikasını kendi dillerini öğretmeye ayırmalarıydı. Henüz 20 yaşının altında bir genç olarak o heyecanla bu dillerin mantığına, o yayınların ruhuna hakim olmaya çalışırdım. Özellikle İran radyosu, Amerika ve İsrail’i sistematik olarak “şeytan” ve “Siyonist rejim” olarak kodlar, kesintisiz bir ideolojik propaganda yapardı.
​Şimdi şunu düşünün: Dış dünyaya bu denli kararlı yayın yapan bir devlet, kendi içinde nasıl bir halk örgütlemiştir? Hitler Almanyası’ndan biliyoruz ki; propaganda bir kez damarlardaki kana karıştıysa, o kan artık her yabancı maddeye karşı otomatik olarak “antikor” üretir. İran halkı da tam olarak böyle bir savunma refleksiyle yetiştirildi.
​Ambargoların İçinden Çıkan Caydırıcılık
​Yıllardır süren ağır ambargolar İran’ı bitirmedi, aksine kendi içine dönüp “ne yapabilirim?” sorusunu sormaya itti. Bugün pek çok liderini suikastlar veya çatışmalar sonucu kaybetmiş olsa da İran’ın hala oyunun içinde kalmasını sağlayan şey, o meşhur “milis gücü” ve inanç disiplinidir.
​İran’ın bölgedeki etkisi sadece düzenli ordusuyla değil, adeta her biri küçük birer devlet gibi hareket eden milis birimleriyle ölçülür. Tıpkı bizim Kurtuluş Savaşımızdaki Kuvayı Milliye ruhu gibi; bağımsız hareket edebilen, kahramanlık duygusu ön planda ve inançla konsolide olmuş bu yapılar, bugün İsrail ve Amerika’nın en büyük kabusudur. Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye uzanan bu “ideolojik hat”, Kasım Süleymani’nin stratejik dehası kadar, Hasan Sabbah’tan miras kalan o kadim kültürel yapının da bir ürünüdür.
​Küresel Dengeler ve Yalnızlık Korkusu
​Hiçbir devlet dünyada tek başına ayakta kalamaz. Yalnız kalan koyunu kurtlar yer. İran bu kuralı çok iyi bildiği için, Rusya ve Çin ile kurduğu dengeyi her zaman korumaya çalıştı. İstihbarat savaşlarında bazen Mossad karşısında prestij kaybı yaşasa da, “içeriden bilgi sızması” her devlette olan bir zafiyettir. Unutmayın ki, atom bombasından uçak teknolojilerine kadar her büyük sır, zamanında en kritik görevdeki insanların sızdırmasıyla el değiştirmiştir. Hatta ironiktir; bugün İran’ın nükleer kapasitesinden korkan Amerika’nın bizzat kendisi, zamanında bu bilgilerin sızmasına engel olamamıştır.
​ANALİZ VE SONUÇ: “Siz Gemiyi Yakarsanız, Ben Limanı Yakarım”
​Tüm bu tabloyu bir araya getirdiğimizde karşımıza çıkan gerçek şudur:
​Ekonomik Kriz Stratejisi: İran, Hürmüz Boğazı’nı kilitleyerek dünyayı küresel bir ekonomik krize sürükleme kartını masada tutuyor. Bu, “limanı yakma” pahasına gösterilen bir üstün cesaret örneğidir.
​Psikolojik Bariyer: Amerika için İran’a yapılacak bir kara harekatı, “Domuzlar Körfezi” yenilgisinin gölgesinde büyük bir psikolojik baskı yaratmaktadır. Savaş başlamadan kaybedilen bir psikolojik üstünlük söz konusudur.
​Nükleer Tehlike: Amerika ve İsrail, bu “lokmayı” yutamayacaklarını anlarlarsa, sınırlı nükleer silah kullanma gibi dünyayı ateşe atacak bir çılgınlığa yeltenebilirler. Ancak bu bile İran’ı tamamen yok etmeye yetmeyecektir.
​BOP ve Ortadoğu: Eğer Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve bu projenin aparatları olmasaydı, bugün ne bu ekonomik dar boğazı ne de bu savaş tamtamlarını konuşuyor olurduk.
​Sözü, her zaman rehberimiz olan o eşsiz dahiyle bitirelim. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Savaş mecbur kalmadıkça bir cinayettir.” Keşke bugünün liderleri de bu öngörüye sahip olabilseydi.

​Yazsak kitap olacak konular bunlar ama “duvarlar soğuk” derler ya; biz korktuğumuz için değil, doğru yöneylem stratejisiyle gerçekleri haykırmaya devam etmek için şimdilik burada noktalayalım.
Hüseyin KARAHAN

İlgili Haberler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu